TASARRUFUN TEK YOLU AKILCI TÜKETİM

Aralık 14, 2008

Okuyun! Doğalgaz faturanızı düşürün
Doğalgaz fiyatlarına gelen zamlar tüketicileri ve mühendisleri tasarruf yöntemlerine yöneltti.

Tesisat Mühendisleri ve İşadamları Derneği (TEMSİAD) Başkanı Şaban Bozdemir, Türkiye’de bina ısıtmasında enerji veriminin, Batı ülkelerinden yaklaşık 2 kat daha düşük olduğunu söyledi.

Türkiye’de yaklaşık 7 milyon, Bursa’da da yaklaşık 600 bin dolayında doğal gaz abonesi bulunduğunu ifade eden Şaban Bozdemir, “Doğal gazın güvenli, verimli ve tasarruflu bir şekilde kullanılması için gerekli olan cihaz seçimi, projelendirme, uygulama ve gerekli denetimler hassas bir şekilde yapılmalıdır. Enerjinin etkin kullanılmasında ısı yalıtımı son derece önemlidir. Bina yalıtımı yapılırken, ısı kaybına yol açan geniş yüzeyler ve ısı köprülerine önem verilmelidir” dedi.

Binaların pencerelerinden yüzde 10-25, tavanlarında yüzde 25, döşemelerinde yüzde 10, dolgu duvarlarında yüzde 15-25, ısı köprülerinde yüzde 20-50 gibi oranlarda ısı kayıplarının söz konusu olduğuna dikkat çeken Bozdemir, ısı yalıtımına yapılan yatırımın kısa sürede geri döndüğünü kaydetti. Türkiye’de kazan dairelerinin çoğunun, binaların bodrum katlarının en kötü bölümlerinde tesis edildiğini de dikkat çeken Şaban Bozdemir, “Bu yüzden kazanlar yanmak için gerekli taze havayı alamıyor ve tam yanma sağlanamıyor. Buda verimi düşürüyor. Ucuz yakıt tüketmek için öncelikle tasarruf ilkelerine ve yakma tekniklerine uyulmalıdır. Akılcı bir tüketim ve enerji tasarrufu politikasıyla, doğal gaz çok daha ucuz ve ekonomik kullanılabilir. Böylece faturalarda düşer. Isı yalıtımı, cihaz seçimi, tam yanmanın sağlanması, belirli periyotlarla kontrol gibi alınacak önlemler, doğal gaz faturalarında yüzde 30′a varan düşüş sağlar” diye konuştu.

Bozdemir, doğalgaz kullanımında enerji tasarrufu sağlayacak unsurları şöyle sıraladı: “Bir uzman kişinin bilgisine başvurularak duvarlar yalıtılmalıdır. Isıtıcıların belirli periyotlarla ayarlarının yetkili servislerce kontrolleri yapılmalıdır. Binanın çatısı yalıtılmalıdır. Pencerede çift cam ya da çift pencere kullanılmalıdır. Radyatörlerin önüne ve üstüne eşya, mobilya ve mermer konulmamalıdır.”

Tasarruf için perdelerin radyatörlerin önünü ve üstünü kapatmamasına dikkat edilmesi gerektiğinin altını çizen TEMSİAD Başkanı Bozdemir, pencerelerin ve dışa açılan kapıların kenarlarının yalıtım kağıt bantlarıyla kapatılmasını tavsiye etti. Bozdemir, “Oturma odaları için 22 derece, yatak odaları için ise 20 derece sıcaklık önerilir. Ancak bu sıcaklıklar 1 derece düşürülerek toplam yakıt tüketiminde yüzde 7 tasarruf sağlanabilir. 1 derecelik azalmayı sağlamak için termostatlardan yararlanılabilir. Kullanılmayan oda, antre ve merdiven radyatörleri ile banyo yapılmayan günler banyo radyatörleri kısılmalıdır. Odalarda bulunan eşyalar dış duvardan uzak tutulmalıdır. Kombiler sürekli açıp kapatılmamalı, bunun yerine düşük ayarda sürekli çalışır vaziyette bırakılmalıdır.” dedi. (CİHAN)

MÜRACAATLAR ŞAHSEN YAPILACAK

Aralık 14, 2008

İtfaiyeci olmak isteyenlere müjde
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İtfaiye Daire Başkanlığı’na, sınavla 556 personel alınacak.

İBB kaynaklarından alınan bilgiye göre, İstanbul İtfaiye Daire Başkanlığı’nda, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu kapsamında istihdam edilmek üzere, toplam 556 adet personel alımı yapılacak.

Kamu Personeli Seçme Sınavı’na (KPSS) girerek 100 tam puan üzerinden en az 50 puan almış kadın ve erkek itfaiye eri adayları, başvurularının ardından kuruma girebilmek için dayanıklılık testi ve sözlü mülakattan oluşan bir sınava tabi tutulacak.

Sınav için, Türk vatandaşı olan ve kamu haklarından mahrum olmayan, askerliğini yapmış (erkekler için) 30 yaşını doldurmamış adayların başvuruları kabul edilecek.

Kapalı mekan, dar alan ve yükseklik korkusu olmaması özellikleri aranan adaylardan erkeklerin, en az 1.70 santimetre boyunda, kadınların en az 1.67 santimetre boyunda olması gerekiyor. Adayların boyunun 1 metreden fazla olan kısmı ile kilosu arasında 10 kilogramdan fazla fark olmaması şartı da aranıyor.

İstenilen şartlara uygun adayların, TC vatandaşlık numaralı nüfus cüzdanı fotokopisi, öğrenim durumunu gösterir belgenin fotokopisi, son 3 ay içinde çekilmiş 1 adet vesikalık fotoğraf ve başvuru sırasında aslı yanında olmak üzere KPSS sınav sonuç belgesinin fotokopisi ile yarından itibaren 17 Aralık 2008 günü saat 16.30′a kadar, Beşiktaş Yıldız Parkı içindeki İBB İtfaiye Daire Başkanlığı İtfaiye Grup Amirliğine şahsen müracaat etmesi gerekiyor.

AA

BİZ İÇERDE BİRBİRİMİZİ YERKEN…

Aralık 14, 2008

Böyle Türkiye sevgisi görülmedi!
Hüseyin Öztürk, Türk okullarının ve yeni dış politikamızın başarısını somut örnekle yazdı.

Recep Tayyip Erdoğan çiçeği

Tarihleri boyunca bize düşmanlık beslemeyen milletlerin bizi sevdikleri kadar, biz millet olarak birbirimizi sevebilsek, eminim dünyanın en şefkatli, merhametli ve anlayışlı toplumu olurduk ve geçmişte olduğu gibi, dünyanın tarihini biz yazdırırdık.
Bir zamanlar dünyaya adalet, şefkat ve merhamet götüren bir millet oluşumuz, mayasında iyilik olan bütün milletlerce takdirle ve şerefle yâd ediliyor. İmparatorluğun yıkılmasından sonra içeriden ve dışarıdan birtakım güçlerce “korku devleti” haline getirilişimiz, dünya ile irtibatımızı kopardıysa da, Osmanlı medeniyetinin geride bıraktığı insanlık kırıntıları bile yeniden dostluk kurmamıza yetiyor da artıyor.

Bunun en canlı örneklerini dünyanın neresine giderseniz gidin, mutlaka bir yerlerde bulur ve görürsünüz. Ben de Sri Lanka’da aynı canlılığı yaşadım ve gördüm. Sri Lanka’da resmi elçimiz veya konsolosumuz yok. Yani resmi hiçbir kurumumuz bulunmuyor. Türkiye’yi fahri konsolos olarak bir hanım temsil ediyor.

Ülkemiz adına fahri konsolosumuz var ama Türkiye’yi en güzel şekilde temsil eden ve dünyaya en güzel şekilde tanıtan Türk okulları oluyor. Bu okullarda görev yapan genç kadroların sergiledikleri; “ahlâklı ve güvenilir kişilikleri” milletimizi yabancılar nezdinde; “İşte Osmanlı böylesine şefkatli ve iyiydi” dedirtiyor.

Fahri konsolosumuz olan Mrs. Bharathi Wijerantne hanım, bir Türkiye hayranı. Kocası ise Sri Lanka hükümetinde yatırımdan sorumlu bakan olarak görev yapıyor. Bayrağımızı bahçesinin en güzel köşesine dikerek başkent Colombo’nun en kalabalık caddesinden gelip geçen herkese gururla gösteriyor.

Kendisini ziyaret etmek istediğimizde, ofisinde değil de evinde kabul etmesi, Sri Lanka’da o kişilerin aile bireyleri olarak kabul edilmesi anlamına geliyormuş. Zaten kendisiyle tanıştıktan kısa bir süre sonra şu ricada bulundu.

“Siz ülkenizden 8 bin km. uzaktasınız. Ben burada Türklerin anasıyım. Bana; ‘Turkish Mom’ ‘Türk Anne’ diyebilirsiniz dedi. Biz de o andan itibaren kendisine; ‘Turkish Mom’ ‘Türk Anne” diye hitap ettik.
Fahri konsolosumuz Mrs. Bharathi Wijeratne Türkiye sevgisini öyle ileri götürmüş ki; Colombo’nun en büyük çiçek serasında Başbakanımız R. Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül adına çiçek imal ettirerek her ikisinin ismini vermiş.

Başbakanımız R. Tayyip Erdoğan çiçeğini gösterdi. Sri Lanka Cumhurbaşkanı’nın çok sevdiği bir çiçekle, Türkiye’de yetişebilen bitkilerden biriyle karışım yaptırarak, çiçek laboratuvarında yeni bir çiçek türü meydana getirtmiş. Laboratuvarı da gösterdiler, son derece modern bir şekilde düzenlenmişti.

Başbakanımızın adı verilen çiçek yetişmiş ve piyasaya sunulacak hale gelmiş. Fahri konsolosumuz Ocak ayında Türkiye’ye gelip çiçeği kendi eliyle Başbakan’a sunacakmış. Bu arada; “Çiçeğin patentini ve isim hakkını aldınız mı?” diye sordum. Onu da halletmiş. Bu tür çiçeklerin patenti Hollanda’dan alınıyormuş, müracaat etmiş ve isim hakkını almış.

“Bu ne sevgi?” diye sorulabilir. Aynı soruyu en fakirinden en zenginine kadar rastladığım herkese ben de sordum ve çok samimi güven mesajları aldım. Fahri konsolosumuzun kendisine ve kocasına da sordum. Üstelik fahri konsolosumuz katı bir Budist. Soruma şu cevabı verdi.

“Sri Lanka’da Osmanlı ve Türkiye sevgisinin birinci sebebi Abdülhamid Han’dır. Abdülhamid, kendi tahtı sallandığı halde, bu coğrafyadan elini çekmemiş ve bize yardımcı olmuş. Abdülhamid’den sonra Türkiye Sri Lanka ilişkileri kopmuş. 102 yıl aradan sonra Türkiye ile ilk ilişkimiz yeniden kurulmuş oldu. Sri Lanka Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’de çok sıcak karşılanması, ülkemizde bayram havasına dönüştü. Çünkü Sri Lanka halkı, Türkiye’yi her zaman kardeş olarak görmüştür.”

İşte böyle söyledi. Düşünebiliyor musunuz, dünyanın bir ucunda; “dili, dini, milliyeti” başka insanlar, sevgilerinden Cumhurbaşkanı ve Başbakan adına çiçek yetiştirip dünyaya tanıtmaya çalışırken ve bundan büyük mutluluk duyarken, bir de ülkemizde olup bitenlere bakar mısınız…

HÜSEYİN ÖZTÜRK-VAKİT

YALAN YAZAN TARİHÇİLER UTANSIN

Aralık 14, 2008

Tarihimizi değiştirecek belge
Mustafa Armağan, “yalan yazan tarihçilerin” yalanlarını bir bir ortaya çıkarmaya devam ediyor.

İşte Vahdettin’in Kuva-yı Milliye’yi destekleyen hatt-ı hümayunu

2006 yılında bir çağrıda bulunmuştum bu köşeden. Gelin, demiştim, Milli Mücadele’nin Sivas’ta çıkan ilk yayın organı “İrâde-i Milliye” gazetesinin tamamını yeni harflere çevirip yayımlayalım. Doğrusu gösterdiğiniz alaka, heyecan aşılıyor meyus kalbime. Hâlâ cevap verenler, hazır olduklarını söyleyenler oluyor.

Şimdi size ve o gönüllülere buradan duyurmak boynumun borcu oldu: Çağrımız Sivas’ta yankılandı ve bir grup öğretim üyesi elbirliği etmek suretiyle 40 kadar “İrade-i Milliye” nüshasını Latin harflerine çevirdiler, Sivas Belediye Başkanı Sami Aydın Bey’in destekleriyle Buruciye Yayınları tarafından Osmanlıca orijinaliyle birlikte 2007 yılında yayınlandı. Yani eksik de olsa bu ilk resmi yayın organının bir koleksiyonuna sahibiz. Emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Keşke diğer gazete koleksiyonları da aynı bahtiyarlığı yaşayabilse.

Yine de bir iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Birincisi, kronik problemimiz olan ciddi okuma hataları. En basiti, kapı, eşik anlamına gelen ’südde’ kelimesinin ısrarla ’sedde’ yazılması (msl. s. 19) ya da “istiksâratımızın” (s. 159) kelimesinin doğrusunun “istiksar etmezler” olması gibi. Bunlar ufak tefek kusurlar gibi görünüyor ama yapılan işin önemi karşısında daha ciddi olunması gerekirdi.

“İrade-i Milliye” gazetesinin maalesef tam bir koleksiyonu hiçbir yerde yok. İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde de sadece mikrofilmleri mevcut. Asıllarını isteyince yok diyorlar. Nasıl yok olur? Anlamak mümkün değil. Allah’tan Amerikalılar var da, gazetenin Türkiye’de dahi bulunmayan bazı nüshalarını Chicago Üniversitesi Arşivi’nden temin edebiliyorsunuz.

Benim asıl üzerinde durmak istediği nokta, şeklinden şemailinden ziyade “İrade-i Milliye” gazetesinde yazılanlar. Kuva-yı Milliye dönemine ait çok önemli ve dikkatlerden kaçmış beyanlar ve telgraflar, haberler, sıcağı sıcağına tepkiler, en azından Ankara’ya gitmeden önce Mustafa Kemal tarafından yazılan başyazılar. Her biri önemli bizim için.

Mesela 14 Eylül 1919 tarihli nüshada daha önce de dile getirdiğim bir telgraf yer alıyor. Çeken “Üçüncü Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal”, çekilen kişi “Zat-ı Şahane” yani Sultan Vahdettin, çekildiği yer Havza. Tarih 14 Haziran 1919.

Burada Mustafa Kemal Paşa, son görüşmelerini hatırlatıyor padişaha ve şöyle diyor: Huzurdayken İzmir’in işgali karşısında “pek mahzun olan” kalbinizin “bu nokta-i necâta ait ilhamatı”nı, yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum. Sizin “ilkâ”nızdan, yani Şemseddin Sami’nin “Kamus-i Türkî”sine bakılırsa, benim fikrimi çelmenizden aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum.

Sivas’ta çıkan İrade-i Milliye gazetesinin 14 Eylül 1919 tarihli ilk sayısında çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın Vahdettin’e çektiği telgrafın orijinali.
Müthiş bir metin tabii. Ancak telgrafın bu şeklini başka kaynaklarda bulabileceğinizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz. “Nutuk” dahil diğer kaynaklarda “ilkâ” kelimesinin “ilham”a dönüştürüldüğünü görüp hayrete düşüyorsunuz (mesela “Atatürk’ün Bütün Eserleri”, c. 2, s. 375). Meğer, diyorsunuz, Atatürk’ün kendi sözleri de zamanla kitabına uydurulmuş.

Peki sonradan tamamen unutulacak olan bu “fikir çelme” hadisesi neyin nesiydi? Ona dair de bazı ipuçları bulabiliyoruz aynı telgrafta. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor:

“İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız [uyanmış] olduğunu tahayyül edemezdim.”

İlginç değil mi? Devam ediyor Paşa:

“Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor.” Yani uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda.

Mustafa Kemal Paşa’nın bir ay içerisinde çektiği bu net resim çok mu çok önemli. Neden? Piyasadaki inkılap tarihlerinde o yıllarda milletin yere serilmiş olduğu ve sonra Atatürk’ün gelip onu dirilttiği anlatılır da ondan. Oysa gerçek hiç de öyle değilmiş. Üstelik bunu bizzat kendisi söylüyormuş.

Daha neler söylüyormuş? Devam edelim okumaya.

Mustafa Kemal’e göre Vahdettin son hatt-ı hümayunuyla bütün milletin azim ve mücadele gücünü uyandırmış imiş. Peki kime karşıymış bu mücadele? Cevabını telgraf sahibi veriyor zaten:

Milletin beka ve varlığına düşman olanlara karşı. Yani İngilizlere ve İngilizlere yaltaklanmayı meslek edinen zayıf karakterlilere karşı.

Şimdi düşünelim:

Beni Anadolu’ya ikna ettiniz diyen kim? Atatürk.

Anadolu’ya geçmeden önce milletin bu kadar uyanık ve mücadeleye hazır olacağını hayal bile edemezdim diyen kim? Yine Atatürk.

Uyanmış olan milletin bağımsızlık ateşiyle tutuşmuş olduğunu ve saltanat ve hilafetin haklarını desteklemek için kararlılık içinde olduğunu söyleyen kim? Yine Atatürk.

Vahdettin’e, hatt-ı hümayununuz milletin mücadele gücünü uyandırdı diyen de o, İngilizlere ve onların destekçilerine karşı mücadele etmek üzere anlaştıklarını söyleyen de.

Peki Turgut Özakman neyi savunuyor: Canım Vahdettin gönderdi ama Atatürk’ün ne için gittiğini bilmiyordu ki. Bilse asla göndermezdi.

Şimdi Havza telgrafıyla görüyoruz ki, ikna eden de, gönderen de, hatt-ı hümayunuyla halka direniş mesajı veren de, İngilizleri barışa ikna etmek için Mustafa Kemal’le gizlice mutabakat sağlayan da Vahdettin’den başkası değil. Aralarında bütün bunlar önceden konuşulmamış olsa Mustafa Kemal ne diye anlatsın ki derdini sultana?

Üstelik Vahdettin’in Anadolu halkına, yanınızdayım mesajını veren bir beyannamesi var ki, gazete sütunlarında alkışla karşılanmış. Mustafa Kemal, 28 Eylül 1919 tarihli nüshada bu beyannamenin Osmanlı tarihinde her bakımdan benzersiz olduğunu yazıyor. “Padişahımız” diyor, “Anadolu harekâtının tamamiyle meşru olduğunu ilan ederek mevcut cereyanı, yani Kuva-yı Milliyeyi lütfen teşvik etmekte ve hatta katılarak kuvvetlendirmektedir.”

MUSTAFA ARMAĞAN-ZAMAN

TÜRKİYE’NİN VİRÜS SİCİLİ BOZUK

Aralık 14, 2008

Türkiye ilk 10′a girdi aman dikkat!
Zararlı e-postaların hangi ülkelerden yayıldığı ve nerelerde barındığını bulmak için yapılan araştırmada Türkiye’nin sicili kabarık çıktı.

Virüs yayan ülkeler arasında ilk onda yer alan Türkiye, İspanya, İtalya gibi bir çok Avrupa ülkesini geride bıraktı. Nüfusu Türkiye’nin on katını aşan Hindistan gibi büyük ülkelerin de Türkiye’nin gerisinde kalması dikkat çekti. Araştırmaya göre Türkiye, zararlı e-posta yayan ülkeler arasında yüzde 3.1′lik pay ile dokuzuncu sırada yer aldı. Virüslü e-posta barındıran ülkeler arasındaki sıralamaya girmemesi ise üretilen tüm virüslerin ihraç edildiğini akla getirdi. Araştırmada en dikkat çeken konu ise virüslü e-postaların yüzde 51′inin Çin’e gönderilmesi. Ayrıca virüslü e-postaların üçte biri ABD ile Güney Kore’den çeşitli ülkelere gönderiliyor. Virüslü e-postalara karşı geliştirdiği antivirüs programlarla tanınan İngiliz Sophos Güvenlik Şirketi’nin yaptığı araştırmada Türkiye’nin virüslü e-posta yaymada Almanya ve Fransa ile yarıştığı gözleniyor. 2007 yılının tamamını kapsayan ve geçtiğimiz gün Türkçeye çevrilen araştırmada en çok zararlı e-posta yayan ülkelerin ise Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Güneykore ve Çin olduğu belirtildi. Araştırma sonrası hazırlanan raporda her gün 6 bin adet sitenin virüslü e-postalardan dolayı zarar gördüğü vurgulandı. Zararlı e-postalardan etkilenen sitelerin ise virüsleri ziyaretçilerine bulaştırdığı hatırlatıldı. Bu devri daimden dolayı dakikada 4 internet sitesinin zararlı e-postalardan etkilendiğinin altı çizildi. Araştırmada en çok virüs barındıran ve yayan ülkeler sıralamasında birinciliği kaptırmayan ABD’nin, son yıllarda yerini Çin’e bırakması da dikkat çekiyor. Araştırmada zararlı e-postaların sayısının giderek azalmasına da vurgu yapılıyor. 2005 yılında 44 postadan 1′inin, 2006 yılında 337 postadan 1′inin, 2007 yılında ise 909 postadan 1′inin virüs barındırdığına dikkat çekilerek, zararlı e-posta dağılımının gitgide düştüğü vurgulanıyor. Ancak internet kullanıcılarına güvenlik konusunda yardımcı olabilmek amacıyla kurulan Doctus.org’un yöneticisi Tansu Günay bu azalışı, kötü amaçlı kişilerin artık web sayfalarını kullanmaya başlamasına bağlıyor.
E-posta yoluyla dağıtılan virüsler genellikle arka kapı solucanı ya da Truva atı olarak anılıyor ve sistem açıklarından yararlanarak içeri sızıyor. Truva atları, bankacılık şifreleri gibi bilgileri çalmaya yarıyor. Araştırmada, kendini, korunma yazılımlarından gizleyebilen ve ‘Rootkit’ diye anılan zararlı e-postaların dağıtılmasındaki artış da göze çarpıyor. Zararlı e-postaların yüzde 21′i Çin’de, yüzde 12.5′u Brezilya’da, yüzde 9.5′i Rusya’da üretiliyor. Günay, zararlı yazılımların genellikle e-posta veya sosyal ağlar (facebook, myspace vs) üzerinden dağıtıldığına dikkat çekiyor. Zararlı e-postaların amaçlarını ‘reklam ve bilgi çalmak’ olarak özetleyen Günay, ’sizin almayı onaylamadığınız (çoğu zaman çoklu gönderilen) her türlü mesaj’ olarak tanımlanan virüslü e-postaların bu yüzden bir suç teşkil ettiğini vurguluyor.

Araştırmada virüs bulaştıran sitelerin çoğunun alışveriş sitesi olması ise dikkat çekici. En fazla zararlı e-postaları ziyaretçilerine bulaştıran siteler şöyle sırlanıyor: Sanat Galerileri, Bilgisayar, Ağ ve Kablolama, Eskort ajansları, Tatil, Emlak, Dondurma Yapımı, Bahçe düzenleme, Müze, Organik Üretim, Kap Kacak Temizliği, Poker, Politika, Araba lastiği, Web tasarımı

”TÜRKİYE BU KRİZDEN FIRSATLARLA ÇIKABİLİR”

Aralık 14, 2008

Toptan büyük fırsatı açıkladı
TBMM Başkanı Köksal Toptan, Türkiye’nin küresel ekonomik krizden fırsatlarla çıkabileceğine olan düşüncesini koruduğunu söyledi.

Toptan, “Bizde finansal kriz gözükmüyor, olacağını da zannetmiyorum. Çünkü bankacılık çok iyi takip edilmiş durumda. Ancak Avrupa’da bir pazar daralması meydana gelebilir. O nedenle başta tekstil sektörü olmak üzere Türkiye’nin yeni pazar ve yeni açılımlar gerçekleştirmesi lazım. Ortaasya ve Balkanlar çok iyi pazar Türkiye için. Daha önemlisi Afrika açılımı bu anlamda çok önemli” dedi.

Kurban Bayramı’nı Japonya’daki kızı Tuba Yavuz’un yanında geçiren Meclis Başkanı Köksal Toptan, bayram dönüşünde Zonguldak’ta oturan 80 yaşındaki annesi Saadet Toptan’ı ziyaret etti. Evin önünde kendisini bekleyen çocuklarla bayramlaşıp hediye dağıtan Toptan, gazetelerin gündeme ilişkin sorularını cevaplandırdı.

DTP’Lİ MİLLETVEKİLLERİNİ ELEŞTİRDİ

Toptan, Kuzey Irak’taki Kürt parlamentosunun erkeklere 2 eşle evlenme izni veren yasayı protesto etmek üzere buradaki kadın kuruluşlarının gösterilerine katılan DTP’li kadın milletvekillerini eleştirdi. Toptan, bu yöndeki bir soruya şu cevabı verdi: “DTP’li milletvekili arkadaşlarımız, Türkiye’deki kadın sorunlarıyla ilgilenseler, sanıyorum daha yararlı bir iş yapmış olurlar. O nedenle her zaman söylediğim gibi DTP’li arkadaşlarımızın, parlamento çalışmalarından memnunum; ama parlamento dışına çıktıkları zaman yanlış işler yapıyorlar.”

Ekonomik krizin Türkiye için bir fırsat olaileceği görüşünün devam ettiğini belirten Toptan, “Küresel ekonomik krizin bize yansıması olabilir; ancak Türkiye çok kısa sürede bunu atlatabilecek bir ekonomik güce sahip. Hükümetin yakında açıklayacağını beklediğimiz paket, zannedersem şu anda sıkıntıda olan sektörler için çok olumlu katkılar sağlayacaktır. IMF ile olan anlaşma da psikolojik bir etki yapacaktır. Böyle krizden mutlaka karlı çıkanlar oluyor. Geçmiş krizlerde bunu çok yaşadık. Bu tür krizler zenginler yaratır. Bu tür krizler birtakım yerlerde veya ellerde, emeksiz paralar biriktirir. Ortak sorumluluk bilinci içerisinde hareket edildiği takdirde Türkiye’nin fırsatlar yakalayarak bu kriz ortamından çıkacağını düşünüyorum” dedi.

Meclis Başkanı Toptan, CHP’nin çarşaf açılımı konusunda konumu itibariyle bir eleştiri ya da bir öneride bulunmasının söz konusu olamayacağını kaydetti.

YUNANİSTAN’DAKİ OLAYLAR

Yunanistan’daki gelişmelerin ideolojik bir sapmaya uğramadığı veya ekonomik krizle birleşmediği sürece diğer ülkeler için tehlike oluşturmayacağını ifade eden Toptan, şunları söyledi: “Avrupa’nın başkentlerinde büyük oranda destek bulur ve ideolojik boyut kazanırsa bunu değerlendirmek çok zor olur. Toplumsal refleks her yerde kendini gösterir. Umuyorum ve diliyorum ki Yunanistan’daki gelişmeler sadece Yunanistan içerisinde kalsın, başka ülkelere sirayet etmesin.” (CİHAN)

Link Bankası

Aralık 14, 2008

 

Kefenini çantasında taşıyan adam…

Aralık 14, 2008

Bir çantası vardı…

Bir de davası…

Bir de anası…

Rüyasında gördüğü nurani bir zatın “Niye ağlıyorsun?” sorusuna oğlu küçük Bekir Berk’i göstererek “Bunun İslam fedaisi olmasını istiyorum.” diye cevap veren asil bir ana…

Bir gün Ayasofya’yı tahta perdelerle kapatılmış görünce ağlayan ve oğlunun “Ağlama onu ben açacağım” diye söz verdiği, gönlü mabetlere bağlı bir ana.

Demir parmaklarının arkasına düştüğünde;

“Sevgili oğlum Bekir!

Gözlerinden öper, Allah’tan uzun ömürler dilerim.

Namaz kılarken götürmüşler, diye duyunca bilsen ne kadar sevindim. Zira ben seni bu ruhla büyütmüştüm.” diyen yüce ruhlu bir ana.

Bir çantası vardı…

Bir anası…

Bir de davası …

Dolanırdı Anadolu yollarını bir mecnun gibi.

Gecenin en karanlığında çakan bir şimşek gibi parlardı umutsuzluğun çöktüğü mahkeme meydanlarında.

Kurtların ulumasından başka seslerin duyulmadığı karlı dağlarda kükremeyi severdi.

O kükrediğinde bütün kurtlar susar onu dinlerdi. Sonra bir bir sıvışıp giderlerdi.

Karlı dağları velveleye verirdi sesi.

Elinde çantası düşerdi yollara…

Sırtında cübbesi, çantasında kefeni girerdi salonlara…

Onu görünce gözleri parlardı mazlumların.

Suları çekilmeye yüz tutmuş umut pınarları yeniden coşardı.

Bir gün demir parmaklıkların arkasındaki bir avuç kahramanın savunmasını yapmak için Ankara’ya gittiğinde ; “Sen bizi değil, İslam davasını savun.” sözleri beyninde şimşekler çakmasına vesile olur. Sanıkların okudukları için tutuklandığı Nur Risalelerini baştan sona okur.

Işığın göründüğü ufka doğru bir yolculuk başlar.

Yazarının resmine vurulur.

“Ben böyle bir resim görmedim. Öyle şehâmetli, öyle cesaretli, öyle boyun eğmeyen bir resim ki ben o resme vuruldum” der.

Ziyaretine gider.

Altına koydukları iskemleyi iterek Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin önünde diz çöker oturur.

“Kardeşim biz istihdam olunuyoruz”

Bu sözlerde; temiz yürekli bir Anadolu insanın yürek atışını duyar.

Artık o bir avukat değil, mazlumların sesi soluğudur.

Çemberlitaş’ta bir yazıhane…

1965′li yıllar…

Aynı anda süren 250 ayrı dava…

Mütevazı yazıhanenin duvarında bir harita…

Haritanın üzerinde rengarenk raptiyeler…

Kırmızılar yeni açılan davalar…

Sarılar süren davalar….

Yeşiller beratla bitenler…

Türkiye haritasına batırılmış raptiyelerin hemen hepsi o günlerde kırmızı ve sarıydı;

Anadolu’nun kalbine saplanmış oklar gibi…

Artık o hep yollardadır. Uykusuz geçen geceler, peynir ekmekle geçiştirilen öğünler, birkaç kişiden güçlükle tedarik edilen paralarla o günlerde en ucuz otobüs firması olan Gazanfer Bilge’ den alınan biletler.

Milletin manevi akülerinin boşaltıldığı yıllar.

Düz bir çizgi çizenlerin bile elif yazdın diye tutuklandığı, kışla baharın en amansız meydan muharebelerinin yaşandığı yıllar.

Artık o tam bir Anadolu alperenidir.

1965′in yol koşulları…Üstünde keçilerin bağlı bulunduğu otobüslerde sabaha kadar meleme sesiyle yapılan yolculuklar…

Otobüs koltuklarında diz üstünde daktilo ile yazılan müdafaalar…

Ne yolları kapayan çığlar ne arabaların tekerlerine sarılıp bırakmayan çamurlar ne coşkun akan ırmaklar ne de geçit vermeyen dağlar durdurabildi onu.

Dağlar ne kadar yüksek olursa olsun üzerinden geçen bir yol vardır, derler ya işte o zirvelerin üzerinden geçen rüzgar kokulu yolcusuydu.

Delik ayakkabılar, ıslak çoraplar, ohlanarak ısıtılan ayaklarla aşardı dağları…

 

Onun bir çantası vardı…

Bir davası…

Bir de anası…

Annesi “Oğlum ne zaman döneceksin?” diye sorduğunda, annesine;

“Sahabelere anneleri; ‘Oğlum dönüşün ne zaman’ diye sorduklarında;’Anneciğim! İnşaallah Ahiret’te hep birlikte olacağız’ diye cevap verirlermiş.”derdi.

“Bir vazife var, öyleyse hemen şimdi derhal” diyen adamdır o.

Dur durak nedir bilmez..

Sanıkların kim olduğunu bile bilmez.

Düşer yollara.

O koşar, yollar övünür.

Bir gün Amasya’da bir orta okul talebesi olan Halit Yolcu’yu savunmaya gider.

Halit yoksul bir ailenin çocuğudur. Anne-babası korkularından ve yoksulluklarından çocuklarını ziyaret bile edememişlerdir.

Duruşma salonuna getirildiğinde Halit’in perişan hali karşısında Bekir Berk’in gözleri dolar.

Halit’in üzerinde kısa bir pantolon, ayaklarında lastik ayakkabılar vardır.

Günlerdir su yüzü görmediği her halinden bellidir.

Pek perişandır.

Duruşma beratla biter.

Halit’e ayakkabı ve elbise alır ve köyüne kadar götürür. Annesi karşısında görünce oğluna öyle bir sarılır ki o an görülmeğe değerdir.

Bekir Berk’in bütün yorgunluğu gitmiştir. Küçük Halit’e;

“Sen mutlaka okuyup büyük adam olmalısın” der.

Halit okur ve öğretmen olur.

 

Onun bir çantası vardır…

Bir davası…

Bir de yanından ayırmadığı ilaç torbası…

Daha evvel geçirdiği akciğer rahatsızlığı dolaysıyla kendisine yolculuğu yasak eden doktoruna;

“Doktor Bey! Yatakta ölmektense müminlerin yardımına koşarken ölmeyi tercih ederim.”der.

Kan kusarak düşer Anadolu yollarına.

Umutsuzluk nedir hiç bilmez…

Umutsuzluğun bir gece gibi çöktüğü o en kötü günlerde bir umut feneri gibi parlar.

O alnından öpülen insandır.

Rüyasında, Rasulullah (sav) tarafından sırtına zırh, başına miğfer konularak ne yapması gerektiği kendisine söylenen adamdır. .

Onun bir davası vardı…

Bir de elinde çantası…

Çantanın içersinde müdafaa dosyaları vardı.

Bir de kefeni…

Mehmet Kırkıncı ve Osman Demirci’ye biçtirdiği ve zemzemle yıkadığı kefeni.

Dünya ile köprüleri attığının göstergesi kefeni…

İkbal ve servete giden yolları perdeleyen kefeni…

Horasan erlerinin, Anadolu’yu ve Rumeli’yi fetheden alperenlerin, kefenleriyle gazaya çıktıklarını biliyordu.

O da mahkeme meydanlarına kefeniyle giriyordu.

Güzeldi…

Heybetliydi…

İyi giyinirdi…

Davalara abdestsiz girmezdi.

Türk hukuk ve savunma tarihinde onun ayrı bir yeri vardı.

Zülfikar kadar keskin ifadeleriyle ve savunmada stratejik zekasıyla, hedefine bir şahin gibi yönelmesiyle muhataplarını şaşkına döndürürdü.

Korku barındırmazdı bağrında.

Tehditler alırdı. Bölgemize gelirsen canınla ödersin, derlerdi.

Hiç birini umursamazdı.

Bir gün Ankara’da temyiz mahkemesine katılır.

Salonda manzara müthiştir. Yuvarlak bir masa etrafında 27 Mayıs İhtilali’nin karanlık yüzlü adamları çöreklenmiştir.

Bekir Berk’i Yassı Ada’dan tanıyorlardır.

Egeseller, Başollar oradadır.

Kin ve nefret dolu gözlerle süzerler onu.

Sık sık ellerini masaya vurur ve de dinlemez gibi görünürler.

Bekir Berk, hiç aldırış etmeden 40 dakika savunmasını yapar ve elindeki bütün belgeleri mahkemeye tek tek sunar.

Ve zabta geçirilmesini ister.

Egesel, iyice kızmıştır.

“Neye güveniyorsun Bekir Berk” diye kükrer.

Bekir Berk, yardımcısı Hamdi Sağlamer’e, “ver şu çantayı” der.

Herkes yeni bir belge sunacağını düşünürken, bembeyaz bir kumaşı çıkarır ve masanın ortasına fırlatır.

Yanından hiç ayırmadığı kefenidir. Adamların gözleri fal taşı gibi açılır. Elleri titremeye başlar.

“İşte buna güveniyorum,” diye kükrer.

Fransız ihtilalindeki Berriyar gibi; “Ben size iki şey sunuyorum. Hakikatı ve kafamı. Birinciyi dinledikten sonra ikincisi hakkında dilediğiniz kararı verebilirsiniz.” diyecek kadar korkusuzdur.

Çünkü onun bütün dünyasını sığdırdığı bir çantası vardı…

Bir asil anası…

Bir de davası…

O kadar…

Harun TOKAK / Yeni Şafak
htokak@yenisafak.com.tr

YTL’den TL’ye geçişe doğru

Aralık 14, 2008

1 Ocak 2009′dan itibaren YTL’den Türk lirasına (TL) geçecek Türkiye’de kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör hazırlıklarını hızlandırdı.

 

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, paradan 6 sıfırın atılmasının ardından YTL ile tanışan ve 2005 yılının başından bu yana kullanan Türkiye, 1 Ocak 2009′dan itibaren TL’ye tekrar dönecek. 1 Ocaka sayılı günler kalırken kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektör firmaları, geçiş hazırlıklarını hızlandırdı.

Bankalar genel merkezleri ve bölge müdürlüklerinde düzenlediği seminerlerle ülke genelindeki şubelerinde çalışanlara YTL’den TL’ye geçiş konusunda eğitimler veriyor.

Kuruluşların muhasebe ve tahakkuk servisleri, ellerinde bulunan parayla ilgili makineleri güncelleştirmek için aldıkları firmalara gönderiyor. Sayma makineleri ve sahte para tespiti konusundaki firmalardan, yeni çıkacak banknotlarda daha fazla güvenlik unsurunun kullanılması nedeniyle, makinelere yeni ayarların girilmesi isteniyor.

Firmalara gönderilen makinelere ”ilave sensör montajı, yeni para yükleme, yeni sahte para yükleme, sahte yakalama oranı yükseltme gibi işlemlerin yapılacağı” belirtiliyor. Kuruluşlar, güncellenmenin ivedilikle yapılıp gönderilmesini talep ediyor.

Konya Muhasebeciler Odası Başkanı Ahmet İçyer, YTL’den TL’ye geçişte önce bankaların hazırlandığını, ardından kamu kurumları ile özel sektörün katıldığını söyledi.

Yeni teknolojik para sayma makinelerinin sahte para konusunda da duyarlı olduğunu ifade eden İçyer, ”Yeni banknotlar çıkacağı için cihazların güncellenmesi gerekiyor. Yeni TL’lerde güvenlik unsurları çok fazla olduğu için bu çalışma gerekli. Ayrıca, oluşturulacak mali tablolar konusunda bugünden düzenlemelere gidilmeye başlandı” dedi.

YTL’ye geçişte paradan 6 sıfırın atılmasının işlerini kolaylaştırdığını vurgulayan İçyer, şunları kaydetti:

”Mali tabloların oluşturulmasında işlerimiz kolaylaştı. Muhasebeciler telaffuzu bile zor olan bol sıfırlı hesaplardan kurtuldu. Geçişte 6 sıfır atılınca birçok kişi zorluk çekti. Virgül hesabı yapılmaya başlandı. Kuruş işin içine girince bazıları hesap yapmakta zorlandı. Ama şimdi herkes alıştı. 6 sıfır sorunu kalmadı. YTL’den TL’ye geçişte sıfır atılmayacak, virgül hesabı yapılmayacak. Bu yüzden bir zorluk yaşanacağını sanmıyorum. Ama küçük de olsa bazı karmaşıklıklar yaşanabilir.”

 

AA

Görüntülü konuşma devri 2009′da başlıyor

Aralık 14, 2008

Turkcell’in çözüm ortağı Teleses Yönetim Kurulu Başkanı Recep Uzelli, görüntülü iletişime olanak tanıyan, 3G’li telefonların 2009 yılının ikinci çeyreğinin sonlarında kullanılmaya başlayacağını açıkladı.

 

Mobil İletişim Sistemli (3G) telefonların yaygın olarak kullanımıyla ilgili A.A muhabirinin sorularını yanıtlayan Turkcell’in çözüm ortağı Teleses Yönetim Kurulu Başkanı Recep Uzelli, 3G ihalesinde en geniş bant hakkını A lisansı ile Turkcell’in kazandığını anımsattı.

İhale sonunda devletin kasasına giren yaklaşık 2 milyar YTL ile telekomünikasyon sektöründe yaşanan daralma ve sıkışmanın büyük ölçüde rahatlayacağını belirten Uzelli, 3G teknolojisinin kullanılmaya başlamasıyla birlikte şu an kullanılan cep telefonlarının bu sisteme uyumlu telefonlar ile değiştirilerek pazarda yeni açılımlar yaşanacağını anlattı. Uzelli,”3G sistemi ile sağlanacak katma değerli servis ve hizmetlerin hayal edilemeyecek düzeylere ulaşacağı ve bu yatırımlardan Türk tüketicisinin en iyi hizmeti alacağı konusunda kuşkum yok” dedi.

Turkcell açısından alınan A tipi lisansın, verdiği kaliteli hizmetin devamı ve bundan sonra sağlayacağı yeniliklerin çeşitliliği için önemli bir zafer olduğuna işaret eden Uzelli, yaklaşık 4 yıldan fazla bu sistem için altyapı hazırlığı yaptığı düşünüldüğünde Turkcell için bu teknolojinin ne denli önemli olduğunun anlaşılabileceğini kaydetti.

İhalenin kazanılmasının ardından Turkcell’in yatırımlarına hız vererek bir çok alanda yeni iş imkanları sağlamaya devam edeceğini belirten Uzelli, bu dönemden sonra milyarlarca YTL yatırım yapılmaya devam edileceğini ve 500 adet Ar-Ge elemanın 3 yıllığına bu projenin geliştirilmesinde görevlendireceğini anlattı.

3G siteminin 2009 yılının ikinci çeyreği sonlarında kullanılmaya başlanacağını belirten Uzelli, hizmetin başlamasını takip eden yıl içerisinde 1 milyonda fazla abonenin aktif olarak bu sistemi kullanacağının tahmin edildiğini söyledi.

-3 MİLYONDAN FAZLA 3G UYUMLU TELEFON VAR-

Türkiye’nin 2006 yılının başlarında 3G’li telefonlarla tanıştığını anımsatan Uzelli, halen piyasada 3 milyondan fazla 3G uyumlu telefon bulunduğunu, bu sayının her yıl katlanarak büyüyeceğini bildirdi.

Önümüzdeki on yıl içerisinde 3G sistemi ile uyumlu olmayan telefon sayısının yok denecek kadar az olmasını beklediklerini de ifade eden Uzelli, 2008 yılının ilk altı ayında cepten internet hizmeti alanların sayısının 12,1 milyon olarak açıklandığını, 3G hizmetinin verilmeye başlanmasından sonra yapılan kampanyalarla birlikte, internet kullanıcılarından yaklaşık 20 milyonun cepte de internet bağlantısı isteyeceğini hesapladıklarını bildirdi.

-DÜNYADA 2010′DA 1 MİLYAR ADET GPS’Lİ TELEFON OLACAK-

Masaüstü bilgisayarlarda yapılan her şeyin artık cep telefonlarıyla da yapılabileceğini belirten Uzelli, ”Emin olun 3G teknolojisi bir çok insanın hayatında ciddi bir değişikliğe ve yeniliğe neden olacaktır. Çünkü internet artık cebe girecek. Bu yeni dönemde benim kişisel olarak ilgimi çeken, çok popüler olacağını düşündüğüm, konum tabanlı uygulamalar. Dünyada 2010 yılı itibariyle 1 milyar adet GPS’li telefon olacak. Örneğin kullanıcının konumuna bağlı olarak geliştirilen reklâm, sohbet, arkadaşlık uygulamaları bunlardan sadece bir kaçıdır” diye konuştu.

 

AA